24.11.2009 · Kategori: AYSENUR__dan

NEREYE BAKSAM RENGARENK ÇİÇEKLER

Son zamanlarda ne kadar da çok çiçekli yazı yazdım değil mi?

                                    

 

 

 

Bu günde onlardan bir tanesi daha.Ama bu yazı bugün yazılmazda ne zaman yazılır değil mi?Sabahın erken saatlerinden bu vakte kadar rengarenk çiçekler topluyorum kucağımda.

 

Okul koridorlarında,öğretmenler odasında,sevgilinin gözlerinde,öğrencilerimin sözlerinde…her yerde ama her yerde rengarenk çiçekler var…Meslekte 4. yılım ve sevildiğimi iliklerime kadar hissettiğim gün oldu artık 24 Kasımlar…

 

 Ard arda gelen mesajlar,telefonlar,çiçekler,hediyeler,iltifatlar,sürprizler ve daha

 nicesi.Ki hala da bitmemiş sürprizler sevgili öyle diyor ve ben yine heyecanlanıyorum,hazırlandım bekliyorum J

 

Çok fazla söze gerek yok aslında fotoğraflara bakmak yeterli…(Fotoğraftaki güzelliklerin her biri evimin bir köşesini süslüyor,eve gelir gelmez düzenledim her birine yer bulup gözümüz gönlümüz açılsın diye fotoğrafladım )

 

Benim zarif blogcu arkadaşlarım beni unutmadılar yine dünkü ve bugünkü bir çok yazılarında bu günümü kutladılar.Hepsine yürekten teşekkür ediyor bende buradan blogcu meslektaşlarımın bu güzel gününü kutluyorum…

 

Neşeniz bol olsun…


Kalıcı Bağlantı Yorum (11) Yorum yaz!

19.11.2009 · Kategori: AYSENUR__dan

HAFTASONUNU BEKLERKEN...

Guzmania çiçeğimi fotoğrafladım ya güllerimi yayınlamazsam ayıp olur J

 

İşte bunlar bu günlerde odamı süsleyen güllerim(sevgili eşim sağolsun).Kıpkırmızı,kadife yapraklı güllerim.Ne de güzel açmışlar,katmer katmer…Oysa bana geldiklerinde minicik gonca idiler.Çiçeklerle mekanlar daha bir güzelleşiyor ve çiçeklerim açtıkça bende çiçek açıyorum…

 

Bloga çok uğrayamaz oldum artık, bunun nedeni blogcunun yeni yüzünü beğenmemem değildir.Bilakis çok beğendim çokta fonksiyonel buldum bazı özelliklerini.Ama henüz tam olarak oturmamış özelliklerin çoğu,zamanla her şeyin daha da iyi olacağını ümit ediyorum!Bloga uğrayamaz oldum çünkü yoğunluğumuz malum.Tüm gün okulda olup akşamları eş-dost,akraba,aile toplantılarıyla vakit geçip gidiyor.Bu yoğunlukta vakit bulup gidip 2012 filmini izledik.Bahsetmeden geçmeyeyim;Film Ali nin beklentilerini hiç mi hiç karşılamayınca filmden çıkıp eve gelene kadar filmin tüm saçmalıklarını ve eksiklerini sayıp durdu bana.Film büyük paralarla, teknolojinin nimetlerinden faydalanılarak çekilmiş.Senaryo her zamanki gibi çok tanıdık;dünyanın sonu.Senaryo bu kadar sıradanken bazı sahnelerin hakkını vermek gerek.Bir kaç sahnede sanki oraydaymışım hissini yaşayıp ürperdim.Zaten sırf o sahneleri izlemek için gidilir sinemaya aksi halde ne olursa olsun evde dev gibi sinema ekranınız yoksa pek bir keyif vermez film sanırım…

 

Grip salgını,devam-devamsızlık raporları,aşı kampanyası ve aşı tartışmaları,erken tatil söylentileri derken bir haftayı daha geride bırakıyoruz yavaş yavaş.Bu hafta sınav haftamızdı bizim.Kendi okulumda ortak sınav sistemimiz var.Sınavlarımızda optik form kullanıyoruz ve bu bizim işimizi büyük ölçüde kolaylaştırıyor.Biz sadece soruları hazırlıyoruz.Sınav sorularının basılması,sınavın yapılıp,sonuçların okunması ve duyurulması bölümlerini idaremiz bizim adımıza yapıyor.Ama diğer okulumuzda sistem çok daha farklı işliyor.Sınavları biz kendimiz okuyoruz.O yüzden bu haftasonum eşimin de yardımıyla sınav okumakla geçecek.Çok şükür ki Ali sınav kağıdı okumayı seviyor,birlikte sınavları okurken çok eğleniyoruz yoksa onca ödev,sınav kağıdı nasıl okunurdu ki?Ama bu işi daha eğlenceli bir hale getirmek için bu hafta cumadan gidiyoruz İzmir den.Çok uzağa değil,Çandarlı ya J

 

Uzun zaman oldu oraya gitmeyeli.Çandarlı da kışı yaşamak lazım.Boş,sakin bir o kadar da romantik sokaklarında gezinmek,hırçın denizi görüp soğuğu hissetmek lazım.O yüzden en kalın kazaklarımızı yanımıza alıp,çokça uğraşarak şömineyi yakmak,yanan odun çıtırtılarını dinleyerek baş başa bu haftanın yorgunluğundan kurtulmak lazım…

 

Şimdiden sabırsızlanıyorum…

 

Neşeniz bol olsun…


Kalıcı Bağlantı Yorum (6) Yorum yaz!

21.10.2009 · Kategori: AYSENUR__dan

KÜÇÜK AMA GÜZEL ŞEYLER...

Son zamanlarda tarihe damga vurmuş olaylar üzerine kurulmuş hoş öyküleri okuyorum çoğunlukla.Hele de bizim tarihimize batılıların bakışı daha çok ilgimi çekiyor.Elimde Roderick Conway Morris’in Cem Sultan-Sürgündeki Veliaht (epsilon yay.) adlı kitabı var.Cem şimdi nerelerde diye düşünürken okumaya ara verdim…Şu an kendini bulutların arasına saklayan güneş günün büyük bir zamanında cömert davranıyor İzmir’e.O ne kadar cömert olsa da sabahın insanın içini ürperten serinliği,sararmış yapraklar yazın geçip gittiğini söylüyor.Yaz bitti…

Geçip giden sadece yaz değil kimler kimler gelip geçmiş işte…

Aklım Burak Reis’in Cem Sultan’ı arama maceralarına takılı kalıverse de çayımı tazeleyeyim diye kalkınca koptum olaydan J Bilgisayarın başına da oturmuşken sizlere benim şirin sınıfımı göstereyim istedim.Bizim okulda derslik sistemi var.Her branşın ayrı bir sınıfı olunca sınıf içinde her türlü düzenlemeyi yapabiliyoruz…dersimize,konularımıza göre…

 
Beni bilirsiniz ben öyle boş duvarlara bakarak ders anlatabilecek bir öğretmen değilim.İçinde bulunduğum mekan önce beni rahatlatmalı,orada bulunmaktan mutlu olmalıyım.Gerçekten de içinde bulunmaktan sadece benim değil tüm öğrencilerimizin keyif aldığı bir sınıf ortamı yaratmak için didinip duruyoruz son günlerde.Geçtiğimiz pazartesi günü son dersin bitiş zilinin çalmasıyla benim canavarlar her zamanki gibi fırlayıp gitti sınıftan.Ben bir taraftan kitaplarımı (ders kitabı,öykü kitabı,bilmeceler-fıkralar kitabı bir de şiir kitabı) dolaba yerleştirmeye çalışırken etrafımda toplanan guruba laf yetiştirmeye çalışıyordum.Ben hararetli hararetli işimi yaparken bir baktım Alişim gelmiş..J Bu arada benim öğrenciler Ali nin hayranı,Ali ile konuşmaya çekiniyorlar hep uzaktan durup hayran hayran tepeden tırnağa inceliyorlar,onunla göz göze gelmeye çalışıp gülümsüyorlar .O olmadığı zaman beni yakalayıp “eşiniz miydi?”, “ay çok yakışıklııııı, örtmenim çok şanslısınız”, “ay çok yakışıyorsunuz büyünce bende böyle evlencem”, “örtmenim eşiniz bi gün dersimize gelsin noluuur” gibi sözlerle beni güldürüyorlar.Ali ye olan bu ilgiyi kıskanıyorum çoğu zaman, ama çaktırmıyorum J Ali’yi görünce 6 saattir ders anlatmanın vermiş olduğu yorgunluk uçtu gitti benden.Hele bir de onun sınıfımızı güzelleştirmek için yanında getirdiklerini görünce bir dakika bile durmadan işe başladık.Çiçekli-kelebekli rengarenk stickerları duvarlara yapıştırdık,yıkanmış bembeyaz olmuş tüllerimizi astık,öğrencilerimin bu yılki eserlerini panoya astık…derken çiçek gibi bir sınıfımız oldu.Sınıfın yeni halini gören öğrenciler boş durur mu öncelikle sınıfımızı çok sevdiklerini söyleyip beni mutlu ettiler ve bizim renkli çiçekler arasına birbirinden güzel söz ve yazılar getirip yapıştırdılar.Hatta bir tanesi sınıfımız için çok güzel bir duvar saati,bir diğeri harika bir çerçeve,biri rengarenk bir masa örtüsü almış.E artık bundan sonrasını onlara bıraktım ben, daha da güzel şeyler yapacaklarına eminim…

 
Sevgili sadece sınıfı güzelleştirme konusunda değil özellikle haftasonu ben derslere hazırlanırken birbirinden ilginç fikirleriyle bana o kadar çok yardımcı oluyor ki.Bu konuda cidden çok şanslıyım,benim hiç aklıma gelmeyen etkinlikler,oyunlar,örnekler ve en önemlisi hediye fikirleri hep onun aklına geliyor.Anlatılacak konular üzerine onunla uzun uzun konuşup tartışmayı çok seviyorum.Konularımızı güncelleştirerek öyle bir yorumluyor ki neden bunlar benim aklıma gelmiyor diye kendime kızıyorum
J Şimdi heyecanla onu bekliyorum gelsin de Cem Sultan hakkında konuşalım…evet işten gelir gelmez kafasını şişireceğim sevgilinin J

 

Neşeniz bol olsun…

Kalıcı Bağlantı Yorum (17) Yorum yaz!

15.8.2009 · Kategori: AYSENUR__dan

YIL DÖNDÜ...

Geçen yıl 15 ağustos…ne de çabuk geçti…

 

Beni tanıyanlar çok iyi bilir;aşık olmadan “aşkta neymiş pehhh” deyişlerimi,evlenmeden önce  evlilik müessesine OLMAYAN inancımı…Ve tüm okurlar bilir hayatımın son yıllarını şiddetli bir aşka tutularak, son bir yılını da mutlu bir evlilik geçirerek yaşadığımı…daha nice yıllara inşallah…

 

İşte bir yıl oldu.

 

Dün gece heyecandan hiç ama hiç uyumadım ve bu sabah –sabah sabah- cidden ha sabahın köründe netteyim.yahu bu saatte benim burada ne işim var? J Bu gün evlilik yıldönümümüz ve bu hafta sonu biz bir güzel çifti birbirinden ilginç sürprizler bekliyor…hissediyorum…işte o yüzden tüm gece uyuyamadım ya ben…

 

Bu haftasonu evde yokuz hatta birazdan çıkıyoruz. “Nereye gidiyorsunuz?” diye sormayın bana çünkü bunun cevabını bir tek Ali biliyor o da bu soruya cevap vermiyor.

 

Önceleri yani başka mekanlarda başka sürprizlerin beni beklediğini çakmadan(!) önce ben,Ali yi şaşırtmak için ev içinde değişik düzenekler kurmayı planlıyordum.Hatta Ali belki de unuttu bu günü falan deyip kendi kendimi üzüyor,garip bir hüzün dalgası içinde günlerimi geçiriyordum J “Ali böyle bir günü nasıl unutabilir ki”  dediğinizi duyar gibiyim.Evet işte unutmaz ama ne bileyim hiç bir şekilde açık vermeyince unuttu işte diye telaşa kapılıverdim J

 

Cidden bak dün gece heyecandan gözümü kırpmadım.Ali ye yapmadığım şirinlik kalmadı “noluuurrr söööleee,nereye gideceğiz noluuurrr?.Bak çok üzülüyorum,çok merak ediyorum,uyuyamıyorum hadi söööleee” ama cık ne kadar duygu sömürüsü yapsam da nafile en sonunda “sen beni sevmiyorsun,sevsen söylerdin” deyip demogoji yapayım dedim (demogoji mi o nerden çıktı yaJ ) ama yok o da işlemedi “seni öyle çok seviyorum ki o yüzden söylemiyorum,lütfen sabret” dedi gayet vakur bir halde, ben öylece kalakaldım.Bak şimdi meraktan kavruluyorum ama bir yandan da söylememesi çok hoşuma gidiyor.Ah işte benim böyle saçma sapan bir huyum var illa adamı üzeceğim sürprizi bana söylesin diye…Neyseki tüm gece oyaladı beni “bak 12 saat kaldı,bak çok az kaldı hadi uyu” bense çocuk gibi tutturdum söyle diye ama sevgilim sabırlı adam vesselam…

 

Neyse ben çevreden hayatımda görmediğim kadar harika bir sürpriz olacağı duyumunu aldım.Ha bu konuda sadece Ali yi mi sıkıştırdım sanıyorsunuz tabiki de hayır bu konuda bilgisi olabilecek tüm eş-dostla bir şekilde irtibata geçip sorguya çektim hepsini…Ama hepside bana “cık cık cıkkk ne kadar ayıııpp,bekle ve gör,inan ayakların yerden kesilecek” tarzında şeyler söylediler.

 

Nereye gideceğini bilmeden çanta hazırlamakta çok zor.Hele benim gibi biri için.Hep hafiflikten,rahatlıktan yanayım ama nedense her defasında arabanın bagajını benim eşyalarım dolduruyor.Minik valizimle elbise dolabı arasında gözlerim mekik dokurken Ali imdadıma yetişti ve birlikte hazırladık valizimizi.Ama hala bir ipucu yok…biz nereye gideceğiz ve nasıl bir sürpriz bekliyor beni yaa…

 

Tamam farkındayım yanlış yapıyorum,sabretmeliyim.Lütfen birde siz “cık cık” yapmayın J Nasıl olsa yakında öğreneceğim çünkü Ali sesleniyor,çıkıyormuşuz.Ve bir müddet buralarda yokmuşuz.

 

Gün dönüyor,yıl dönüyor…zaman aşkla geçiyor…

 

Mutlu bir haftasonu diliyorum herkese…

Kalıcı Bağlantı Yorum (15) Yorum yaz!

23.7.2009 · Kategori: AYSENUR__dan

HASTALIKTA VE SAĞLIKTA




HASTALIKTA VE SAĞLIKTA

Sağlıklıyken sağlığın kıymetini bilmek büyük bir erdem…Hastalanmadan,hastaların neler çektiğini görmeden anlayamıyoruz elimizdeki kıymetli hazinenin değerini.Çoğu zaman sadece lafta kalıyor;her şeyin başı sağlık…evet gerçekten her şeyin başı sağlık…

Annemin (Alişim in annesi) hastalığının teşhiş edilmesi ve sonrası oldukça sancılı bir süreçti.Ama çok şükür geldi ve geçti.Alişim in bir ay öncesine kadar annemin doktorundan raporları alması ve içimize çöken ağırlık daha dün gibi aklımda.Ali,Ali nin kardeşi ve ben… bir birimizi teselli ederek Çandarlı yollarına düşmüştük o gün.Annem ve babam yazlığın bahçesini ekmeye başlamışlar ve İzmir in gürültüsünden uzaklaşmak için uzun zamandır Çandarlı da kalmaya başlamışlardı.Eve vardığımızda sorgulayan ve endişeli bakışlarla karşıladı annem bizi.Önce biraz konuşalım istedik ama annem “bana raporları verin” dedi sadece.Bazen bazı konularda bilgimiz olmasa keşke diyorum.Raporları vereceğiz ve annem her şeyi bilecek.Kaçışı yok.Mesela bana verseler o raporları bir açıklama yapması için Ali yi bekler ve o ne derse ona inanırdım.Çünkü o konularda hiçbir şey bilmiyorum.Ama yıllarca hariciye hemşireliği yapmış annem raporu alır almaz anladı durumu.Uzunca bir süre tesellisi olmadı,ne desem boşmuş gibiydi,kabullenme süreci onun için de bizler için de öylesine zordu ki…Sözler anlamsızlaşıyor,bakışlar uzaklara dalıp dalıp gidiyor,boğazımıza oturan bir yumruk nefessiz bırakıyor çaresizliği hissediyorduk iliklerimize kadar…

Önce annemin doktorunun hocasına gittik,raporları gösterdik.O hastanede yeniden bakıldı,doktorların ağzından çıkacak tek kelimeyi bekledik midemize kramplar girerek.Çoğu zaman hepsini yakalarından tutup silkelemek “hadi söyleyin artık,yeter” demek geçti içimizden.Hastalığı kabul ederken yavaş yavaş aklımıza yeni sorular takılmaya başladı,en önemlisi;metastaz var mı?Bu yaşıma kadar böyle bir terimin varlığından bile habersiz olan ben sağlıkçıların arasında yaşaya yaşaya tıp terminolojisine aşina olmaya başladım.metastaz=yayılma…Bu sorunun cevabını bekledik günlerce, cevabın “evet” olma ihtimali yakıp kavurdu içimizi.En zor günleri birbirimize destek olarak atlatmaya çalıştık derken annem öylesine bunaldı ki o zamanki doktorunun hal ve tavırlarından.Yıllarca bu sektörde hizmet vermiş birisin ve bir gün yıllarca emek harcadığın camiada sorularına yanıt bulamıyorsun bu çok can sıkıcı.Sonuçta başka bir hastanede yeniden başladık her şeye.Tüm tetkikler yapıldı iyi kalpli doktorlar raporlara bakıp açıkladılar;ameliyat yapılacak,metastaz yok,ameliyat esnasında gerek görürsek frozen (patolojik inceleme) yapılacak,ameliyat sonrasında koruma amaçlı radyoterapiye başvurulacak…İşte tüm soruların yanıtı…Yeniden eller duaya kalktı “Allah’ım şifa ver”…

Ve geçtiğimiz Salı günü annemin ameliyatı gerçekleştirildi.Çok ama çok zor bir bekleyişti.Dört saat…dilimizde dualar gözlerimiz kapıda bekledik…bekledik…Kırmızı ameliyat elbisesi,yeşil örtüler ve sedye üzerinde annem yoğun bakıma alındı.Onkoloji asistanlarından güler yüzlü doktor bize yaklaşıp “ameliyat çok iyi geçti,her şey yolunda” dedi.Tam derin bir nefes alıp çok şükür demeye kalmadan yoğun bakımda bir koşuşturmaca başladı.Doktorlar hemşireler bir içeri bir dışarı girip çıkmaya başladılar. “neler oluyor?” cevap yok.Allahım çıldırmamak elde değil,gözyaşlarım sel oldu tam bitti derken ters giden neydi şimdi.Hepimiz şaşkına döndük,sevdiceğim bana sımkısı sarıldı önce, ardından dayanamayıp çöküverdi bir duvar dibine,ellerimiz kenetlendi sımsıkı.Onun o boncuk gözlerinden damlayan gözyaşları kalbimi paramparça etti.Babam yoğun bakımın kapısında çivilenmiş gibi kalıverdi,gözleri kapıya sabit,buğulu…Tüm bekleyenlerimizin yüzünde bir korku dalgası ve soran gözler “neler oluyor?”…Nihayet doktorun biri çıkıp açıkladı “anesteziye tepki veriyor,olur böyle şeyler” ve tekrar içeri girdi.Zaman geçmez derken doktorlar yavaş yavaş çıkmaya başladılar.Sonrasında annemi görmeye gelen doktoru “Asuman hanım bizi çok korkuttun” dedi.Doktorlar odayı boşaltınca bizler teker teker içeriye girmeye başladık.Önce babam gitti yanına sevgili eşinin ellerini tuttu sımsıkı “ben geldim,buradayım” dedi.Ardından biz girdik içeriye.Annem “üşüyorum” dedi önce hemen bir battaniye getirildi sımsıkı örttük annemi,dişleri sımsıkı kapanmış konuşmakta zorluk çekiyor,gözlerini zor aralıyordu.Ellerinden tuttuk ve kulağına fısıldadık “hepimiz buradayız,hepsi geçecek nolur biraz sabret” gözyaşlarımı saklamak için dışarıya çıktığımda annem Alişim’e “Ayşenur üzülmesin” diyor ve sevdiceğim beni öpücüklere boğuyor “geçti artık,çok şükür”…

 Önce üşümesi geçti annemin,ardından yapılan ağrı kesiciler etkisini gösterdi,sonra kelimeleri yuvarlayarak zar zorda olsa konuşmaya başladı. “nasılsın?” diye soran doktoruna “bilmiyorum” derken ameliyat hakkında sorular sorup vücudunun hangi ilaca nasıl tepki verdiğini hatırlatmayı da ihmal etmedi.Doktoru gülümsedi “her şeyi bilen hastalarla uğraşmakta çok zor canım” diyerek anneme “sen merak etme biz hepsine dikkat ettik” dedi.

İlk gece ben kaldım yanında.Onkoloji servisinde bir gece…Çok zordu.Şimdiye kadar hiçbir hastaya refakat etmişliğim yoktu.Ama ne olursa olsun annemin refakatçisi ben olacağım dedim ve ameliyat sonrası en zor saatleri birlikte atlattık.O gece o serviste ben, sağlığın kıymetinin hiçbir şeyle ölçülemeyeceğini,çaresizliğin ne demek olduğunu ve daha nicesini öğrendim.Feri sönmüş bakışları gördüm,acılar içinde inleyenleri işittim,her yere sinmiş ölümün soğukluğunu hissettim.

Annem uykuya daldığında akşam çökmüştü İzmir in üzerine.Esen rüzgar alıp götürmüyordu ki acı dolu çığıkları,ah alıp gidiverseydi...Pencerenin önüne geçtim ve aşağıda bekleyen sevdiceğimi arayıp artık eve gidip dinlenmesini söyledim.Aşağıda beklemek için diretmesinin bir anlamı yoktu, neticede annem iyiydi ve bende onun başucundaydım.Aşağıda bekleyen sadece Ali değildi.Bir sürü hasta yakını… kimi çaresizce boynunu bükmüş bir banka kıvrılmış, kimiyse elinde telefon umutla yukarıdan gelecek yeni bir doğumun haberini bekliyor.Ne garip bir kat aşağıda hayata gözlerini yeni açanların çığlıklarına seviniyor doğumhanenin sakinleri yukarıda ise acı çığlıklar ölüm sessizliğini yırtıp geçiyor. Doğumun mutlu mucizesi,ölümün karanlık mucizesi…ikisi arasında bir kader…

Alişim gidince serviste gördüklerimin,duyduğum iniltilerin  beni tüketmemesi için kitabımı açıp okumaya çalıştım.Bu sırada bembeyaz başörtüsüyle acı dolu bakışlarıyla bir teyze yaklaştı yanıma “kızıma bak,ne güzel gözleri görüyor da kitap okuyor…ah ben o harflerin hiçbirini göremiyorum.Aferin kızım oku oku…gözlerin de güzel kendin de” dedi.Baktım gülümsedim ve o da anlattı bana.Kızını bekliyormuş.Üç ameliyat geçirmiş kızı ve şimdide dördüncü ameliyatı yapılacakmış. “içim yanıyor” dedi.Baştan aşağı tüm vücudum titredi hiçbir şey diyemedim hiçbir şey…Genç bir kız tanıdım “abla sen evli misin?” dedi onun o simsiyah gözlerine baktım ve “evet” dedim. “belliki yeni evlisin çünkü daha çok küçük görünüyorsun” dedi.Küçük mü görünüyorum evet küçüğüm hemde çok küçüğüm…Anlattı… “Annem var burada,ameliyat olacak diye getirdik buraya 22 gündür buradayız,bekliyoruz hala,doktorlar önce kemoterapi görecek dediler” kemoterapi nedir bilmiyor varsın bilmesin…Yaşlı bir teyzeyle karşılaştım yine, son kemoterapi vücut direncini iyice düşürmüş doktoruyla konuşurken duydum.Tüm ağzı burnu yara içinde.O kadar çok yarası var ki burnundan nefes alamıyor ağzından nefes aldıkça da boğazı tahriş olmuş öksürüyor,uyuyamıyor bir türlü…İşte orada o çaresizliğin içinde boğazım düğüm düğüm sabretmeye çalıştım.Kendimi taşıyamayacak kadar manasız buldum.Saçlarımın uzunluğundan hatta saçlarımın varlığından utandım onların yanında, rengarenk oyalı tülbendimi sıkı sıkıya sardım başıma saçlarım hiç gözükmesin istedim.Gözyaşlarımı içime akıtmalıyım onca acılı insanın acısına daha fazla acıyı gözyaşlarımla karıştırmamalıyım.Çok zorladım kendimi başımı kitabıma gömdüm bir zaman sonra “kızıımmm” diyen bir iniltiyle kaldırdım kafamı.O odaya bakmamam lazım,bu iniltiye ve seslenişe sabretmem,duymamam gerek.Ama elde mi işte orada ve defalardır bana sesleniyor.Annesi ve hemşireler sıkı sıkı tembihledi “sakın bu hastaya bakma onun su içmemesi lazım ama o herkesten su istiyor”.Ah orada olmak ama onu duymazdan gelmek öyle zordu ki. “Nolur” dedim “nolur Allahım hepsine acil şifalar ver”…

Yaşadıklarımı anlatmam hissettiklerimi tarif etmem imkansız…Yaşamın güzelliği ve ölümün gerçekliği…İkisi arasında bir hayat.Şimdiye kadar kaç insan yaşadı,neler hissetti,hangi zevklerle vakit geçirdi?bilmiyorum,bilmek isterdim.Ve öteki dünyanın varlığı su götürmez.Bunu bilmekte rahatlatıyor içimi ancak yetmiyor.Yetmiyor…hazırlıklı mıyım hangimiz hazırlıklıyız ki?…

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (23) Yorum yaz!

1.7.2009 · Kategori: AYSENUR__dan

ENDİŞE

Seminer dönemleri en çok sevdiğim şey “sessizlik”…Koskoca okul sessiz sakin.Güzel bir melodi bile olsa kırk dakikada bir çalan zil sesi yok,koridorlara aniden çarparak açılan kapılar yok, bağıran -    çağıran,koşuşan,düşen, öğrenciler yok…Onları özlemek için yaz tatili güzel bir fırsat J

Seminer dönemini fırsat bilip bol bol kitap okuyorum.Öğrencilerin gürültüsü arasında bir türlü dikkatimi toparlayıp okuyamadığım kitaplarım birikmişti.Yıl içinde genelde roman,hikaye,öykü ve gezi türü kitaplar okudum.Çünkü bu tarz kitapları benim canavarlara rağmen okuyabiliyordum.Oysa bir çok fikri kitabı ne kadar gayret etsemde onların arasında okuyamadığımı fark ettiğim an o kitaplarımı “sessiz zaman kitapları” ilan ettim J Ve şimdi o zamanlar geldi... Okuldaki çoğu arkadaşım “bütün yıl zihnimiz çok yoruldu gel sohbetlere katıl” dese de ben kitaplarımı okumaya her zamankinden daha büyük bir açlık hissediyorum.Evet yıl boyunca beden yorgunluğu bir yana dağılan,yorulan,yıpranan zihnimin dinlenmeye cidden ihtiyacı var.Onun için eğlenceli sohbetlere de katılıyorum ama zamanımın çoğunu okuyarak geçiriyorum.

Son günlerde elimde, babamın çocukluğumdan beri gıptayla baktığım büyük kütüphanesinden okumak için aldığım,sonrada benimle İzmir’e kadar gelen bir kitabı var.Sigmund Freud’un Endişe adlı kitabı…


Babamın bir kitabı okuyup okumadığını anlamak için kitabın sayfalarını çevirmek yeterlidir.Çünkü o zaman içindeki önemli notları ve işaretleri görürüz.Babam okur,önemli gördüğü yerleri işaretler,düşüncelerini bi kenara iliştiriverir mutlaka.Ve kütüphanesindeki bir çok kitapta bu işaret ve küçük notları görmek mümkündür.Ondan bana ve bir çok öğrencisine kalan en büyük mirastır okumaya olan açlığımız.Ve onun gibi önemli noktaları çizmek benim bir zamanlar Ona benzeme çabamın ve Ona olan hayranlığımın göstergesidir.Ha ben çizerken genelde simli pembe,turuncu ve mor kalemleri kullanıyorum o ayrı J

Gelelim okuduğum kitaba…Üniversite yılları ve akabinde KPSS hazırlığımızda Freud amcanın psikoanalitik kuramıyla çok içli dışlı olmuştuk. “insanoğlunun doğuştan getirdiği iki temel kuvvetli eğilim vardır:cinsellik ve saldırganlık…İd,ego,süper ego” vs vs  dediğim zaman aklımıza ilk gelen bu amcadır…

Uzun yıllar S.Freud ve daha nicesinin kuramlarını anlamaya kafa yorduğumuz için hayatlarını araştırmaya ve bir çok kitabını okumaya fırsat bulamayanlardanım. “Nietzsche Ağladığında(Irvın D.Yalom)” adlı kitabı okuyanlar bilirler.Kitapta bahsi geçenlerden biri de Freud’dur.Breuer’in genç ve yoksul arkadaşı…

Elimdeki kitap 1977 (Dergah yay.) basımı,sarı yaprakları üzerinde lekeler ve babamın muhtemelen öğrencilik yıllarında ve daha sonra çizdiği kırmızı çizgiler ve küçük notlarla dolu.Ve ben evde elimde buz gibi içeceğim “kitap okuma köşemde” yada okulda çayımı yudumlarken kitabımı okuyorum…


Kitap hakkında;

Kitapta Batı'nın yetiştirdiği önde gelen ilim adamlarından biri olan Sigmund Freud'un insan psikolojisi üzerine geliştirdiği düşüncelerinden bir bölümünü kapsamaktadır. Freud endişeyi "tehlikeye karşı gösterilen tepki" olarak ele almaktadır. Söz konusu tehlikeler bütün insanlık için geçerlidir. Endişenin meydana gelişi, egonun savunması, nevrozlar, bastırma, zorlama ve çocukluktan itibaren gelişen fobiler, bunların şuuraltındaki etkileri bu eserin konusunu teşkil etmektedir.”

Mutlu günler…




Kalıcı Bağlantı Yorum (14) Yorum yaz!

28.5.2009 · Kategori: AYSENUR__dan

100'ler klübüne hoşgeldim :)

Eğitim-öğretim yılımızın sonuna yaklaşıyoruz.Ve şu son günler sınavlar,notlar,ödevler,performanslar vs. derken başımızı kaşımaya vakit bulamıyoruz.Sabrediyorum,malum önümüzde uzunca bir tatil var.Şimdiden planlara başladık bile.Özlediklerimize kavuşup hasret gidermek,deniz-güneş-yeşillik-kuş cıvıltıları,birbirinden güzel kitaplar,huzur dolu sessizlik,gezilip görülecek bir birinden güzel mekanlar ve daha nicesi yapılan planlar arasında…

Bugünlerde yine kendimi dekorasyon işlerine verdim.Aylar öncesinde evimi döşerken yaşadığım heyecanı bu sefer Çandarlı daki yazlık için yaşıyorum.Geçtiğimiz hafta yazlıktaki salon için aylardır gezip dolaşıp sonunda “hah budur işte” dediğimiz harika bir salon takımını almakla işe başladık.Salon takımında seçimimiz monolife oldu.Ben zaten o takımı çok önceleri gözüme kestirmiştim ama ne olur ne olmaz diye bir sürü mağaza gezip sonunda yine ailece bahsettiğim takımda karar kıldık.Fotoğraflarını yayınlamayı çok isterdim ama mağazada “durun ben bunun fotoğrafını çekeceğim” diyemedim J Monolife ın sitesinede koymamışlar bu takımın fotoğrafını. Ama yakınlarda oturma grubu alacaklar için kesinlikle tavsiye edebileceğim oldukça şık,kılıflı olması sebebiyle çok kullanışlı,kocaman minderleriyle çok rahat bir takım…Yazlık mekanlarda sadelik,rahatlık ve hayatı kolaylaştıran yaşam şekli önemlidir bence ve bu takımın minderleri öyle güzel ki pufidik pufidik, üzerine kıvrılıp uyuyacağım günler yakındır J

Şimdilerde sıra yazlıktaki yatak odamızda.Oradaki odamız için bu sefer cesur davranıp beyaz rengi tercih etmeyi düşünüyoruz.Bembeyaz,içimizi aydınlatacak bir oda…Ama henüz istediğim gibi bir şey gözüme çarpmadı.

Bu arada blogumuzdaki 100.yazımızı yazmış bulunuyorum.Yüzüncü yazı kutlamaları yapmak lazım şimdi değil mi?
J Daha önce fark etseydim yüzüncü yazıyı yazdığımı günün anlam ve önemine dair bir şeyler yazardım J nice yüzüncü yazılara diyeyim o zaman…
















Mutlu günler

Kalıcı Bağlantı Yorum (14) Yorum yaz!

23.5.2009 · Kategori: AYSENUR__dan

BEN YAPTIM :)



Geçen gün ki  yazımın sonunda benim için hazırlanması oldukça zor yemekleri yapacağımı söylemiştim.Sağolsun birkaç arkadaşım bize ulaşıp iyi olup olmadığımız sormuşlar
J Merak edilecek bir şey yok;gayet iyi ve sağlıklıyız J . Çünkü yemeklerim beklediğimin de ötesinde oldu.Zeytinyağlı yaprak sarmamın fotoğraflarını yayınlıyorum hemen J aynı zamanda da bu gün geleneği bozarak birde sarmamı nasıl yaptığımı anlatacağım…Canım anneciğim sarma yaptığımı duyunca kulaklarına inanamadı,fotoğrafa bakıp kızının “anasının kızı” olma yolunda emin adımlarla ilerlediğini görecek şimdi J

Sarma yapmadan önce bu olayı oldukça büyütmüştüm ben.Çünkü çok zor bir yemek gibi geliyordu bana.Ama yemeği denedikten sonra fark ettim ki zeytinyağlı sarma yapılır sorun değil ama oturup saatlerce o yaprakları kalem gibi sarmaya uğraşmak çok yorucu.İnsanın beli filan çok ağrıyor.Gerçi sarma sarmayı da kolaylaştıran alet edavat var ama ben bizzat ince ince sarabilmek için kendimi yormayı seçtim...Ee ne de olsa ilk yaprak sarmam,kolaya kaçtı dedirtmem J

ZEYTİNYAĞLI YAPRAK SARMASI

Malzemeler;

-Yarım kg asma yaprağı

-2 su bardağı pirinç

-1 çay bardağı zeytinyağı

-4-5 adet kuru soğan

-1 yemek kaşığı kuru nane

-1 tatlı kaşığı karabiber

-1 tatlı kaşığı kırmızı pul biber

-Arzuya göre yarım tatlı kaşığı limon tuzu

-3-4 adet ince ince doğranmış domates

-tuz

-bir yemek kaşığı domates salçası

Hazırlanışı;

-İlk olarak büyük bir tencerede kaynamakta olan tuzlu suya yapraklarımızı atıyoruz.Yaprakların rengi değişinceye –sararınca-  kadar haşlayıp,süzüyoruz.

-Diğer yandan derin bir tavaya zeytinyağımızı koyup,yemeklik doğranmış soğanlarımızı da ekleyip soğanlar sararıncaya kadar kavuruyoruz.Bu arada domates salçasını da ekleyip iyice karıştırıyoruz.

-Yıkanmış pirinci soğanların üzerine ekliyoruz.Kavurmaya devam ediyoruz.

-Pirinçlerde uygun miktarda kavrulunca nane,karabiber,pul biber ve limon tuzumuzu ekliyoruz.

-Son olarak domateslerimizi ekleyip iyice kavuruyoruz.Daha sonra ocaktan alıp soğumaya bırakıyoruz.

-Dinlenmiş yapraklarımızın içine yeteri miktarda hazırlamış olduğumuz içten koyuyoruz ve sarıyoruz.

-Sarmaları tencereye yerleştirmeden önce tencerenin dibinin tutması ihtimaline karşın tenceremizin dibine yaprak serebilir yahut yaprakların saplarını serpiştirebiliriz.

-Sardığımız sarmaları tencereye düzenli bir şekilde dizdikten sonra,önce üzerine yarım çay bardağı zeytinyağı gezdiriyoruz sonra üzerine yeterli miktarda su ilave ediyoruz.Ben suyu soğuk olarak koydum ama sıcak su da konulabilir.

-Su kaynamaya başlayınca tenceremizin altını kısıp 30 dk pişiririyoruz.Piştikten sonra sarmaları soğutup servis tabağına alıyoruz.Arzuya göre limon-domates dilimleri ve maydanozla süsleyerek servis yapıyoruz.

Afiyet  olsun.

Kalıcı Bağlantı Yorum (28) Yorum yaz!

21.5.2009 · Kategori: AYSENUR__dan

AH BU ŞARKILARIN GÖZÜ KÖR OLSUN :)


Pop müziğin yeni isimlerle patlama yaptığı 90 lı yılların ortalarına gelir  ilkokul sıralarında -müzik derslerinde- şarkılar söylediğim zamanlar.O zaman şarkılarını mırıldıklarımızın çoğu kayboldu şimdilerde.Ve müzik gittikçe anlamsız sözlere insanları zıplatacak bir melodinin iliştirilmesiyle garip bir hal aldı.Eski şarkılara dönüp bakıyoruz; çok güzel bir melodiyle-besteyle harika sözler doluyormuş insanların kulaklarına.

Lisans bitirme tezimi musiki dersinden hazırladım geçtiğimiz yıllarda.42 ayrı makamda yazdığı 300 ün üzerinde eseri bulunan Saadettin Kaynak’tı araştırma konum.Üstadın hayatını araştırırken o zamanın eserlerini de inceleme fırsatım olmuştu.TRT İstanbul radyosunun ve İTü Türk Musikisi Devlet Konservatuarının arşivlerini didik didik etmiştim.Saadettin Kaynak tan ders aldığı için bana çokça faydası dokunacak olan Alaaddin Yavaşça hocayı ne çok aramıştım hiçbir mekanını  bilmediğim İTÜ de… E azmettim sonunda bir çok mekanı öğrendiğim gibi,tezim içinde oldukça önemli bilgiler alıp alnımın akıyla verdim tez ödevimi hocama…Sonuç mu?
J sonuç güzel bir not ve ardımdan yağdırılan övgüler J

 Nereden nereye geldim.Ben günümüzde müziğin ne kadar çabuk tüketildiğinden bahsetmek istiyordum oysa.İyi bir Türk müziği dinleyicisi olduğumu söyleyemem ve müzik konusunda çok karamsarım,kabul ediyorum. Çünkü cidden bir dinlediğim albümden üçüncü günün sonunda sıkılmış oluyorum.Daha fazlasını duymak istemiyorum.Çünkü her şey gibi sözlerde müzikte yüzeyselleşiyor.Bir derinlik yok.Dinliyorsun ve bitiyor.Teknolojinin müziğe olumsuz etkisi de bu işte…

 Bir zamanlar bir arkadaşım vardı.Ne zaman içi sıkılsa duygularını hep birbirinden güzel şarkı sözlerini bana hatırlatarak anlatırdı.Şarkıları sözlerini seviyorsa çokça dinlerdi.Ve o sözler üzerine bol bol konuşurduk.Eski şarkılara nazaran günümüz şarkılarının sözleri daha az ilgimizi çekiyordu haliyle…

Tamam bu kadar karamsarlığın ardından birkaç şarkıdan bahsedebilirim.Arabada ve mutfakta müzik dinlemeyi çok seviyorum.Nedense klip izlemeyi hiç sevmiyorum,izleyemiyorum da.Türkçe şarkılar ve özellikle de klipler konusunda çok geri kalıyorum.Şarkı çıkmış, klip çekilmiş,dinlenmiş,izlenmiş vs vs ben en son duyuyorum.Ha çok şey mi kaybediyorum yooo hiçte bir kaybım yok J Geçenlerde arabada radyolar arası gidip gelirken İzel in “Işıklı Yol” şarkısını dinledim tesadüfen.Şarkının sözleri çok dokundu bana ya.Özellikle de hani  Şimdi o sevdiğim ışıklı yolu,Yalnız mı yüreyeceğim ?,Seçtiğimiz filmleri birer birer,Yalnız mı izleyeceğim?” diyor ya orada çok üzülüyorum işte.Evliliğimiz öncesinde Ali ile aramızda uzun mesafeler varken birbirimizi anlamaya ve sevgimizi ayakta tutmaya çalıştığımız günlerde kızgınlıklarımızın saçma sapan ayrılıklara dönüştüğü günler geliyor aklıma.Arada onca mesafe varken bir aşk yaşamak çok zordur yaşayan bilir.Ama zor olanı başarmak güzeldir zaten.Sevdiğin yanı başında ise seni anlaması için çoğu zaman gözlerinin içine bakman yeterlidir.Oysa telefonla konuşurken onun o boncuk gözlerini göremiyor hırçınlaşıp kendime de ona da eziyet ediyordum.Bizim de çok sevdiğimiz mekanlar,ışıklı-çiçekli yollar,bize özel olan hayaller,oyunlar,filmler,şarkılar ve daha nicesi vardı,hala da var.Ve şimdi İzel böyle acıklı acıklı “yalnız mı yürüyeceğim” dedikçe ben üzülüyorum onun adına J  

 Bugün günlerden pazartesi
Dünkü sessizlik
Bugünün habercisi
Önce hafif bir rüzgar
Ardından fırtına
Böyle başladı bu ayrılık hikayesi

Sevmemişmiydi yoksa
Sevilmemişdiydim
Ne kadarı yalan
Ne kadarı gerçekti
Özenle seçilmiş
Yalın cümleler kurduk
vedalaşdık dışarıda
Fırtına dinmişti

Şimdi o sevdiğim ışıklı yolu
Yalnız mı yüreyeceğim ?
Seçtiğimiz filmleri birer birer
Yalnız mı izleyeceğim?

Bunun ardından bir de “Çilekli” den bahsetmek isterim hemen.Müziğiyle sözleriyle beni coşturan bir şarkı.Gülben Ergen’den…Ha Gülben’in giyim tarzından hoşlanmam dışında onu severim sevmem o ayrı mesele J Ama şarkıda “Varlığın öle bi sevinçki burnumda çilekli sakızımın kokusu” diyor ya içim kıpır kıpır oluyor.






Aşkın bir tarifi olmasa seni nasıl anlatırdım
Mütemadiyen anarmıydım adını
Bilirsin hassasımdır konu sen olunca

Gözlerindeki bereketli toprakta açmak gibisi varmı
Sen hayatımdasın ya bundan böyle benim içim acı tutarmı

Varlığın öle bi sevinçki burnumda çilekli sakızımın kokusu
Dertlerimi sayfa sayfa savurdum mümkünse gelmesin yenisi
Zaman ne demek adını sende unuttum biliyorsa sölesin birisi
Gel saklanalım hiç bi ayrılık bulmasın bizi




Müzik hakkında çok yazabilir,çokça şey söyleyebilirim ama şimdilik bu kadar paylaşım yeter.Bilgisayarımı da alıp mutfağa geldim.Önce çiçeğimi suladım.Ama bugün bana çok mutsuzmuş gibi göründü çiçeğim daha önce bahsetmiştim bu çiçek bana hediye.Ben daha önce hiç çiçek yetiştirmedim bakımı nasıl yapılır bilmiyorum.Bu konuda bilgisi olan arkadaşlar lütfen bana yazsınlar.

Bugün tüm gün boşum.Boş olduğum günlerde ya elimde bir temizlik bezi baştan sona evin her köşesinin tozunu almaya çalışıp yorarım kendimi.Mesela dün öyle yaptım J Ya da mutfağa geçip yeni lezzet denemelerine veririm kendimi.Bugün de mutfağa ayıracağım zamanımı ama bu sefer yeni lezzetler değil de denenmiş lezzetleri bir de ben deneyeceğim.Aklımda Dana Rosto,Patates Püresi ve zeytinyağlı yaprak sarma var.Bunların hiçbirini daha önce yapmışlığım yok.İlk defa deneyeceğim ve bende çok merak ediyorum ortaya ne çıkacak J Her halükarda da şuan işte olan sevdiceğime sürpriz olacak…

Mutlu günler

Kalıcı Bağlantı Yorum (13) Yorum yaz!

7.5.2009 · Kategori: AYSENUR__dan

YÜKSEK YÜKSEK TEPELERE...


YÜKSEK YÜKSEK TEPELER

Aylar öncesinde, yoğun düğün telaşımdan bahsederken bir çok mail gelmiş ve ben bir kısmına cevap verememiştim.Bu yüzden çok üzgünüm,o yoğunlukta bazı şeyleri yazabilmem çok zordu.Bir arkadaş bana ulaşıp kına gecemi sormuş geçen günlerde…Diyor ki “sizin çılgınlıklarınızı okumaktan büyük keyif alıyorum yakın bir vakitte kına gecem var,ben de bir Karadeniz kızıyım.Kına gecenden bahseder misin?”Tabiki de anlatırım; geleneksel bir kına gecesi tertipledi bizim ailenin hatunları yani tam gönlümüze göreydi J

 

Daha önce de bahsetmiştim.Kına gecemiz ve düğünümüz ayrı ayrı şehirlerde olduğu ve konuklarımızın çoğunun hem düğün hem de kına gecemizde olamayacakları  için ben de kına gecemde  ilk başta gelinlik giydim.Gelinlikle o kıvrak oyun havalarına nasıl eşlik edeceğim filan derken bütün gece boyunca oynamaktan yerime oturamadım.Anneler,teyzeler,ablalar,kuzenler…ailede ve çevrede ne kadar bayan varsa sanırım hepsiyle karşılıklı göbek attık.O güne kadar her türlü oyun ortamından köşe bucak kaçan ben, tüm oynama potansiyelimi ve becerimi kına gecemde ortaya döktüm.

 

İlerleyen saatlerde kına merasiminden önce bir çok kişinin yardımıyla gelinliğimi çıkarıp bindallı giydim.Bindallımdan uzun uzun bahsetmek isterdim çünkü kendisini çok severek ve özenerek yaptırdım.Osmanlı motifleriyleriyle ince ince işlenmişti.İşte bu yüzden kınadan önce bindallımı giyip sanki sarayın bahçesinde nazlı nazlı gezinen bir prenses edasıyla evde çok dolaşmışlığım da var J

 

Ve gelin odasından bindallı ile çıkıp Karadeniz ve Ege gelenek-göreneklerine uygun birkaç değişik eylemden sonra haydi bakalım “yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlaaaarrr!!!”

 

Of ya ne acıklı bir türküdür o öyle değil mi?

 

Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar
Aşrı aşrı memlekete kız vermesinler
Annesinin bir tanesini hor görmesinler

Uçan da kuşlara malum olsun ben annemi özledim
Hem annemi hem babamı hem köyümü özledim

Babamın bir atı olsa binse de gelse
Annemin yelkeni olsa uçsa da gelse
Kardeşlerim yolları bilse de gelse

Uçan da kuşlara malum olsun ben annemi özledim
Hem annemi hem babamı hem köyümü özledim”

 

Sözler bunca dokunaklı ama gel gör ki sen bütün gece kalk cıstak cıstak şarkılarla göbek at,hobarey hobarey diyerek zıp zıp zıpla sonra da hüngür hüngür ağla…Biraz zor olur haliyle…ben ağlayamadım mesela…J

 

Hasılı kına gecem bol oyunlu,uzun zamandır görmediğim arkadaşlar ve akrabaların bana “işte bizim küçük Ayşenurumuz büyümüşte peri gibi bir gelin olmuş,maşallah” sözleriyle,ellerim kınalı halde bir yandan yüksek yüksek tepelerle,”aa gelini ağlatamadık demek ki bizim oğlanı çok seviyor” nidalarıyla çok eğlenceli bir geceydi…

 

Doğru söze ne denir tabiki de SEVİYORUM J

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (15) Yorum yaz!

« Önceki ::